Translate

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Necdet İçel Hocamızla Risale-i Nur Etrafında Bir Söyleşi

-Risale-i Nur’da sizi en çok etkileyen bahisler neler olmuştur? Çok çarpıcı, başka yerlerde görmediğimiz, Risale-i Nur’da ilk defa izah edilmiştir dediğimiz hangi mevzular olabilir?

-Şimdi, Risale-i Nur’da etkileyen mevzulardan daha ziyade, bana en çarpıcı gelen Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı olmuştur.
Ben 1955 doğumluyum. Akil baliğ olduğum ilk yıllar, Türkiye’de bir ihtilal olmuş, başbakan idam edilmişti. Türkiye’de dindarlara karşı manevi bir baskı vardı. Müslümanlarda da yeni yeni ihtilalin baskısından kurtulup soluk alma, camilerde ise bir heyecan ve teveccüh havası söz konusuydu.

Düşünün, o zaman bir memur olarak camiye gitmeye bile korkulurdu. Ortaokul mezunu bir memur bile büyük bir adam kabul edilirdi. O bile, korkusundan, memuriyetten atarlar diye camilere gitmezdi. Şimdiki bir kısım resmi müesseselerde olan şey, o zaman devlet memurları için bahis mevzuuydu.
Babamla -Nur talebeleri o zaman meşhurdu- onların sohbetlerine giderdik, arasıra onlar bize gelirdi. Tam olarak ne yaptığımı bilmiyorum ama, 8–10 yaşlarındayken o misafirlere çay dağıtırdım. Namaz kılanlara o zaman nurcu denirdi, namaz kılmayanlara da komünist denirdi. Yani bizim çocukluk hatıramızda zihnimizde kalan bu olmuş..Babamın yanına gelen mesela Sultanhisarlı Hasan Atıf Hoca gibi isimlerden Üstad Bediüzzaman’ı dinlediğimizde, tarihte olan veliler gibi bir veli aklımıza gelirdi. Ama kitaplarını okumamıştık.

Bizim Risale okumaya başladığımız tarih aktif olarak 1972–73 seneleridir. O zaman tabii ki pek bir şey anlamıyoruz. Yani Risaleleri ilk okuduğumuz zaman eski kitaplarla kıyas etmeye, “filan âlim böyle demiş de, Bediüzzaman da böyle demiş de, demek ki bu daha iyi ilmi anlatmış” diye bir kıyas etme şansımız yoktu, zira ilmi gücümüz buna yeterli değildi.

Ama bende etki eden Üstad Hazretlerinin Tarihçe-i Hayat’ındaki anlatıldığı kadarıyla hayatıdır. Yani; ilim uğruna gezip dolaşması.. Sonra mesela - şurada gördüğünüz- İmam-ı Nevevi’nin Cem’ül Cevami adlı eserini kısa bir sürede ezberlemiş olması… Hafıza gücü Haram ve günahlara karşı hassasiyeti.. Mesela İstanbul’a gittiği zaman şemsiye ile gezermiş orada, yani millet yazın yağmur mu yağacak? Ne diye şemsiye almış zanneder, ama o haram ve günah görmeyeyim diye önünde bir kalkan olarak kullanırmış. O cesareti, şecaati, mahkemelere sevk edilmesi… 31 Mart’ta içeriye alındığı zamandaki o harikulade şecaati, müdafaatı… “Şeriatın bir tek meselesine bin ruhum olsa feda olsun” demesi vs. vs. o azami takva içerisindeki hayatı, çocukluğumuzda bende gerçekten büyük etki yapmış.

Babam da oturduğu zaman, içinden gele gele “Üstad Bediüzzaman” derdi. Üstad deyince; demek ki büyük adam diye düşünürdüm. Demek ki evvela Üstad’ın yaşantısı, baştan sonra kadar tavizsiz, o dik duruşu, benim ruhumda çok etkileyici, ama çok etkileyici derin bir unsur olmuş.
Aslında insanların eserleriyle büyüklüğü ortaya çıkar, ama ben önce şahsın büyüklüğünü tanımış, sonra eserlerine bakmış oldum. Eserlerini tabii o zaman tam anlayamıyorduk, fakat okumaya başladığımız zaman bende çok etkili olan risale 23. Lema olmuştur, Tabiat Risalesi. Çünkü o zamanlarda ateizm yani maddenin ilahlığını iddia edenler vardı. “Tesadüfen, kendi kendine oldu" şeklindeki fikirlerin komünistlerin ağzından sistemli olarak gençlere dalga dalga anlatıldığı, baskıyla,yani zorla dayatıldığı bir dönemdi.

O Tabiat Risale’sini ben birkaç defa okudum da, biraz daha böyle detaylı Abdullah Aymaz Hoca’nın sohbetinde de görünce gerçekten sağlam inanıyorsunuz, içinizdeki şüpheleri bertaraf ediyor.

Ve sonra Allah’ın varlığına deliller bahis olarak da 33. Söz, Pencereler. Her bir pencere sonunda “Ey kâfir bunu nasıl dolduracaksın, bu boşluğu nasıl kapatacaksın?” şeklinde bir de hodri meydan çekmesi… Bunlar ilk elde beni çok etkileyen risaleler..

O zaman cemaatin genel bir teamülü vardı, Risale’den başka kitap okumak hatadır felsefesi içerisinde- ki o zaman böyle dergiler yok, bizim açımızdan Hocaefendi’nin kitapları yok, okuyabileceğimiz fazla bir şey de yok- Risale okumak çok sevap ki, ilim sevaptır her zaman, başka kitap okumak yanlıştır felsefesi ile biz altı sene sırf Risale okuduk.

Özellikle kendi açımdan bakarsak, Aydın’da ilk dershane talebesiydim ve bizden sonraki bütün talebeler de bizi ağabey gördüğünden mecburen biz ders yaptık. Kendimiz de anlayamıyoruz-anlatamıyoruz, okurken bazı kelimelerin manasını söyleyebiliyoruz, talebe de seviniyor.

Okuya-anlata, okuya-anlata kitaplar bize açılmaya başladı. Okudukça ne kadar derin, anladıklarımızı anlatamayacağımız kadar derin ve Üstad’ın da bir yerde ifade ettiği gibi birisi diğerine tercih edilmez kadar önemli olduğunu anlıyorduk. Şairin “hissederim anlatamam” dediği gibi, derin manayı hissediyoruz, fakat nasıl ifade ederiz, nasıl anlatırız, onu bilemiyoruz.
Tabii ki özellikle bizim kendi mesleğimiz itibariyle de 25. Söz bende daha başka etkileri olan bir eserdir. Hatta bir çerçeve haline getirip“Mucizat-ı Kur’aniye Risalesi” deyip asmıştım… Baktığım zaman orada kırk maddeyi rahatlıkla görebileceğimiz hale getirmiştim. Altına birer cümle  izahat koymuş ve onları o zamanlar ezberlemiştim. Bende tabi çok harikulade bir şey meydana getirdi...

O ve ondan sonra 19. Mektup çok  önemli.. Mucizat-ı Ahmediye Risalesi olarak hem anlaşılması kolay, hem de gerçekten zevkli… Ve bir de daha sonra 10. Söz Haşir Bahsi. Zaten aynı zamanda bu üçünün, yani 25. Söz, 19. Söz ve 10. Söz’ün bir kitap olarak adı Zülfikar Risalesi’dir. İlk dönemlerimde, Risalelerde benim için keskin bir kılıç gibi etkili olan Zülfikar Risalesi diyebiliriz.
Daha sonra zaman geçtikçe -tabii hepsi harika- mesela Mesnevi-i Nuriye’yi günde 200 sayfa kitap okuyabilecek bir hızla okurduk, bir buçuk ay okudum. Yani 200 sayfa kitap kaç saatte okunur o kadar, yani günde en az 7–8 saat meşgul olarak bir buçuk ay okudum. Bu kitap tam bana göre yazılmıştı, gerçekten harikaydı.

Sonra Sözler’in arkasındaki Lemaat dikkatimi çekti, şiir gibi… Daha sonra baktım Mektubat’ın arkasındaki Hakikat Çekirdekleri onun daha da özeti..
Yani bunların sıradan bir insan tarafından söylenemeyeceği fikrine varıyorsunuz. Neticede “ilham olmasa bunlar yazılamaz” diyorsunuz.

Tabii eski kitaplarla kıyas edecek olursak Risale-i Nur’larda iman hükümlerinin tamamı var, yani Allah’a iman, Peygamber’e iman, Kitaplara iman, haşr-u neşre iman, cin-melek-şeytan-ruh bahisleri ve kader-kaza, iman ve İslam münasebeti kurularak İslam’ın esasatından özellikle namaz ve zekât, sonra Ramazan Risalesi de var ama ihlâs, uhuvvet, iktisat gibi muhtelif mevzular da var. Yani günümüzün insanlarına lazım olabilecek hemen hemen her şey var.

Fıkıh haricinde –fıkıh zaten var, fıkhi mevzuları yeniden yazmaya gerek yok. Belki ihtilaf edilen, içtihat isteyen bazı fıkhi mevzular var. Risalelerde aslında onlara da birer cümleyle de temas etmiş. Devrimizde içtihat isteyen yeni mevzulardan bazı kısa fasıllar da var. Mesela piyango yeni çıkmış günümüzde “piyango kumarına” diyor(4.Söz) Mesela günümüzde hesap ileriye gitti. Ramazan hilalini bulmada hesaba mı, rüyet-i hilale mi bakacağız?  Üstad’da sık sık “meşhurdur Ramazan hilaline bakarlardı” diyor,(Bkz:Lemaat) rüyetin esas olduğuna dikkat çekiyor.

Mesela seferilik bahsinde 'Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir, icaba, icada medar değildir . İllet ise, vücuduna medardır. Mesela, seferde namaz kasredilir, iki rekat kılınır. Şu ruhsat-ı şer'iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat, sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz'(27. Söz) diyor.
Yine aynı mevzuda “Ruhsat-ı şer'iye olan kasr-ı namaz ve takdim te'hir, vesait-i nakliye bir kararda olmadığı için onlara bina edilmez. Belki kaide-i şer'iye olan kasr-ı namaz, sabit olan mesafeye bina edilebilir. Eğer denilse ki: Tayyare ile ve şimendifer ile bir saatte giden zahmet çekmiyor ki, ruhsata müstehak olsun.
Elcevab: Tayyare ve şimendiferde abdest alıp, vaktinde namazını kılmak, yayan serbest gidenlerden daha ziyade müşkilât bulunduğu için, ruhsata sebebiyet verir. Her ne ise, şimdilik bu kadar yazılabildi. Bu mes'ele-i şer'iyeyi ülema-i İslâm halletmişler, bize ihtiyaç bırakmamışlar" diyor.(Barla L)


Orada bir içtihatla devrimizde ihtilaf edilebilecek bir mevzu diye o hususta görüşlerini ifade etmiş

-Risalelerin “Nur” ismiyle tesmiyesi sebebi Kur’an güneşe ziya, aya nur demesinden mi kaynaklanıyor?

-Yani Kur’an ziyasından alıp aksettirmesi itibariyle…

-Kendinden değil yani…

-Tabii kendinden değil. Bir de Kur’an-ı Kerim’de iman, nur kelimesiyle anlatılmıştır. Mesela zulümattan nur’a yani küfürden imana demektir. Risale-i Nur’larda genelde imani mevzuları işlediği için ondan dolayı Risale-i Nur denmiş olabilir. Bu konuda hem kendi sitemde hem de cevaplar org’da yayınlanan 6–7 maddelik bir yazım var. Bunların hepsi ilk okuduğumda olmasa bile daha sonra benim açımdan Risale-i Nur’ların ne kadar orijinal ve farklı olduğunu anlatan bir kısım sistemli tespitlerden ibarettir.

-Hocam, “Artık iman kurtarma zamanı geçti, herkes iman sahibi. Artık Risale-i Nur’a ihtiyaç yoktur” gibi konuşanlara ne cevap verelim?

-Onlar doğru söylemiyorlar. İmanın hiçbir zaman dönemi geçmez. Mesela Kur’an-ı Kerim’de hangisi Mekki hangisi Medeni ihtilaf olmakla beraber dört bin küsur ayet imanla doğrudan doğruya alakalıdır. Ahkâm ayetlerinin de başında, sonunda veya ortasında imana müracaat edilerek yine o ahkâm ifade edilmiştir. Mesela diyelim ki zekât ile alakalı, sadaka ile alakalı bir ayet… Ama sonunda diyor ki: “Allah her yaptığınızı gören ve bilendir.” Bu imandır. Allah’ın her yaptığımızı görmesi ve bilmesi imanla alakalı bir husustur. O sadaka, zekât verme bile eğer bu iman takviyesi ile olmazsa yine de olamaz. Yani Cenab-ı Hakk: “Ben daha önce imanı anlatmıştım size bundan sonra artık bütünüyle ahkamı ahlak anlatıyorum” demiyor. Onların da içinde, önünde, sonunda, bir üst ayet veya bir alt ayette imana müracaat ederek onlar anlatılmıştır. Onun için imanın hiçbir zaman dönemi bitmez. Önce bu temel ölçünün bilinmesi gerekir. Kur’ani mantıkla da bu böyledir.

İkinci olarak; Aslında dönem olarak, yani biz kendi açımızdan herkes mü’min diyoruz ama imanı iman ölçüleriyle ele aldığınız zaman günümüzde çok ama çok imansız insan var. Mesela “Kardeşim yalan mı söyleyeceğim yukarda Allah var görüyor!” diyor! Allah yukarda diyen bir insan imanlı oluyor mu?

Çok daha önemli bir şey söylemek istiyorum; günümüzde gerçekten belki imanda da problem olmayabilir. Ama şirkte problemler vardır. İman derken Allah’ın zatına imanda problem olmayabilir, ama Allah’ın fiillerini Allah’a vermede, ubudiyeti Allah’a vermede, sıfatları Allah’a verme noktasında gerçekten çok müthiş bir şirk vardır. Hâlâ bu şirk bütün dehşetiyle de devam etmektedir. Aslında Mekkelilerin imanla o noktada problemleri yoktu.

-Şirkle karışık bir imanları vardı.

-Tabii. Şirk işte, iman denmiyor ona. Sadece o an iman zannediliyor. Şirkle karıştı mı iman olmaz, şirk ile iman te’lif edilemez. Mesela Ebu Cehil’in Bedir’e çıkarken yaptığı bir dua var. Kurban kesmiş, diyor ki: “Ey Allah’ım, Lat, Menat, Uzza hürmetine Bedir’de Muhammed’e karşı bize galebe ihsan eyle” diye Allah’a dua ediyor, Allah diyor yani, ama şirk koştukları var; Lat, Uzza, Menat var.
Günümüzde de Allah’a imanda problem yok gibi görünüyor fakat ubudiyet noktasında, özellikle Rab noktasında şirkler var, fiilleri Allah’a vermede gerçekte şirk var. Onun için bu mevzunun daha da ele alınması lazım.

Başka bir deyişle; bir insan Allah’a karşı vazifesini yapmıyorsa, başta namazını kılmıyor, sair ibadetlerini yapmıyorsa, inandım dediği halde yapmıyorsa, o inandım zannediyor. Aslında bize söyleyemediği, kendi içerisinde gizlediği bir kısım şüpheleri, şekleri var demektir. İbadet yapamamasının altında onu engelleyen bir kısım şirkvari, küfürvari hususlar vardır, ama söyleyemiyor.

Onun için, iman devri bütün azameti, önemiyle gerçekten devam ediyor. Ama bu diğer mevzular anlatılmasın manasında da değildir.

Bir de imanın kendi içerisinde ayrıca mertebeleri var; ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn var. Bir insan Kur’an-ı Kerim’de geçen dört bin küsur veya iki bin küsur ayetleri bilerek ve onlarla kâinat kitabına bakarak Allah’ı bilirse imanı ilmelyakîn mertebesindedir. Önünde daha aynelyakîn var ve hakkalyakîn’e ulaşacak. Günümüzün “ben mü’minim” diyenlerin imanları daha ilmelyakîn mertebesinde bile değil! İlmelyakîn’e çıkarlarsa, aynelyakîn’e, hakkalyakîn’e ulaşacaklar. Bir de bu yakîn’lerin kendi içerisinde dereceleri ile imanın ele alınması lazım…

Yani bizim imanımız genelde taklidî bir imandır. Cemiyetteki İslamî şuurlanma ve namaz kılma aynı zaman imanın da bir göstergesi olarak sayılmalıdır. Türkiye’de bugün beş vakit namaz kılanlar kaçta kaçtır?  Beş vakit namaz kılan,yüzde yirmi var mıdır? zannetmiyorum...

-Yüzde on belki…

-O beş vakit namaz kılanların içerisinde şuurluca namaz kılanlar onların kendi içerisinde yüzde ondur. O şuurluca kılanların içerisinde de İslam’ı dava ittihaz etmişler de yüzde ondur.  Onların içinde de yüzde on fiilen yapanlar vardır, işte o kadar düşüktür. Meselenin çok daha fazla keyfiyete ihtiyacı vardır. Onun için tekrar edelim, iman devri geçmemiştir.

-Risale-i Nur'u yeni okumaya başlayan kimselere genelde şöyle deniyor: "Anlamasanız da okuyun." Risale-i Nur’u anlama metodunda bunu doğru buluyor musunuz?

-Anlamasanız da okuyun sözünün bir mahfili, bir doğruluğu var. Şöyle; Risale-i Nur’ları ilk okuduğu zaman kişi bir şeyler anlasa bile, onu tam anlamış sayılmaz, müteaddit defa okuması lazım. Bana göre yüzde 70–80 nispetinde anlayabilmek için, Risalelerin dört merhalede okunması lazım. Zaten kişinin ilk okuyuşunda o kadar anlayamayacağı bellidir..Ama anlayamıyorum diye okumazsa ömrü billâh hiç anlayamaz. Her büyük ufka yükselirken bile onun birinci merhalesi ilk adımla başlar.  Diyelim ki ben Amerika’ya gideceğim, ilk önce kalkıp birinci adımı atmam lazım. Bir şahıs da Risale-i Nur’ları belli bir ufukta anlayacaksa onun ilk adımı anlasa da anlamasa da ilk okumasıyla başlar. Birinci defa okumasıyla her şey neticeye gidecektir.

O noktasıyla "anlasanız da anlamasanız da ilk seferde bir defa okuyun" demek o noktasıyla doğrudur. Ama anlamıyorum diye okumazsa, ölünceye kadar hiç anlamamış, hiçbir tanesini anlamamış olacaktır.

Şimdi, fakirane tespitlerime-ki ben bunu kendi yaşantıma göre söylüyorum, başkaları farklı şeyler tavsiye edebilirler, onlar da geçerli olabilir- Bir defa Risaleleri baştan sona süratlice okumalı. Niye anlayamıyorum diye üzülmeden, “niye anlamadım ben bunları, niye anlamıyorum” diye telaşa kapılmadan, hatta anlamaya çok fazla da önem vermeden, süratlice bir okumalı ve bu bana göre en geç bir sene içerisinde bitmeli. Biter zaten, günde 16 sayfa okuyunca, bir senede bütün külliyat bitiyormuş. Bunun ne faydası var denebilir. 

Bu birinci maddenin kendi içerisinde a-b-c şıklarıyla bazı faydalarını sayacak olursak;

a: Kitap okuma alışkanlığı kazanmış olur;
b: Risaleleri okuma alışkanlığı kazanmış olur;
c: Demek Risaleler bitirilebiliyormuş, ben de bir defa bitirdim Allah’a şükür" diye kendisine kuvve-i maneviye gelir, bir moral gelir.

Bu hizmetin içinde beş sene, on sene kaldığı halde, külliyatı bir defacık bile olsun bitirememişlerde psikolojik bir eziklik olduğunu tahmin ediyorum. “Yazık bana şu kitabı okumadım, bunu da okumadım, birisi bir şey sormuş olsa cevap veremem” şeklinde bir eziklik psikolojisi içindeler. İşte arkadaşlarımız baştan bir defa süratlice okumakla bunu üstünden atmış olacaklardır.

Diğer bir faydası, çok daha önemli bir şey söylüyorum; Risale-i Nur’ların manyetik alanı içerisine girmiş olacaktır. Onunla rezonanslarını, onunla diyaloglarını, verici-alıcı diyebileceğimiz o temaslarını sağlamlaştırmış olacaktır. Çünkü bazen, ifadede geçen kelimenin ne anlama geldiğini bilirsiniz, oradaki terkibin manasını anlarsınız,  orada geçen ayetlerin mealini de bilebilirsiniz, ama buna rağmen meseleyi anlayamazsınız. Nasıl televizyonun görüntü verebilmesi için frekanslarının tutması lazım, ancak o zaman oradan alıyor, size veriyor. Risale-i Nur’lardan istifade etmek de böyle bir şey, frekanslarımızın Risalelere tutması lazım.

Risale-i Nur’lar çok cimri demeyelim de, çok nazlıdır. Zaten ilim zatında nazlıdır. Adam iki kitap okudu, ulema-yı benam oldu, böyle bir şey olmaz. İlim kız evi gibidir, kızın gönlü var, annesinin babasının da gönlü var, istemeye gittiniz “hay hay zaten biz de sizi bekliyorduk canım, buyurun kızımızı alın” demezler. “Hele bir düşünelim" derler, bir daha gelirsiniz "abisi askerden gelecek, bir de ona sorsak" derler,  Abisi gelir… "Amcası gelecek Almanya’dan" derler… Üç defa gidersiniz. İlim de böyle nazlıdır. Risale-i Nur’lar çok daha fazla nazlıdır. Herkese öyle hemen açılıvermez. Birinci defa okumakla kişi bu frekansları yakalamış ve böylece atmosfer içerisine girmiş olacaktır.

Diğer bir faydasına gelince, Risale-i Nur’ların ifadesiyle, kelimeleriyle, üslubuyla bir ülfet ve ünsiyeti olacaktır. Kelimeleri bilmiyor, ama sanki biliyor gibi bir ülfet oluşacaktır. Çünkü Risale-i Nur’ların üslubu hiçbir kitaba benzemez. Mesela bir cilt kitap olsun içinde belli paragrafta Risale olsun, "şunlar Risaledir" diyebilirsiniz. Üslubu çok farklıdır. İnsan süratlice bir defa okumakla o farklılığa, o üsluba alışmış olur. Birinci okuyuşunda ara ara kendi duyacak kadar yüksek sesle okursa daha faydalı olabilir, bu da ayrı bir fayda.
Bir de topografyasına vakıf olmuş gibi, hangi kitapta genelde neler anlatılıyor, yani ana mevzusu nedir bunları da bilmiş olacaktır. Ve ister istemez diğer bir faydası kelime haznesi genişlemiş olacaktır. Çünkü Risalelerde aynı manaya gelen kelimeleri Üstad yan yana zikretmiş veya bir alttaki cümlede onun paralelinde, açılımında bizim anlayacağımız kelimeyi söylemek suretiyle zikretmiştir.

Gençliğinde Ahmed Hanî Hazretlerinin türbesinde kalmış, Kamus-u Okyanus’u ezberlemiş. O zamana kadar sin harfine kadar ezberlemiş de sonra onu tamamlamış. Normalde bir lügat ezberlenmez. Demişler ki: “Niye böyle bir lügat ezberliyorsunuz” O da demiş ki: “Herkes bir kelime kaç manaya geliyora dair bir lügat yazmış, ben ise bir manaya kaç kelime geliyora dair bir lügat yazacağım.” Bir manaya kaç kelime! Öyle bir lügat yazılmamış gibi ama aslında yazılmış. Risale-i Nur’lar bir manaya kaç kelime geliyora dair bir lügattir. Mesela “O camidat-ı meyyite-i samiteler” diyor. Alttaki onu açılım simetrik cümlesinde ise "işte o ölüler" diyor. Biz ölüyü anlayınca, camid, meyyit, samit de ölü demekmiş, bunu anlayabiliyoruz. Yani birinci defa okumada bu faydalar olacaktır.

En önemlisi kendisine bir kuvve-i maneviye kazanmış olacaktır. Kitap okuma, Risale okuma alışkanlığı kazanmış olacaktır. Günümüzde kitap okuma alışkanlığı maalesef yok.

Yani anlamasa bile bir defa süratlice okumalı. Anlamasanız da okuyun demek; anlamayın demek değil de, “anlamıyorum diye moraliniz bozulmasın, okuyun” demek. O manasıyla o cümle doğru...

İkinci okuyuşunda ise; biraz daha anlamak için kendisini zorlamalı, anlayarak, anlamaya çalışarak okumalı.

-Lügat bu arada devreye girmeli mi hocam?


-Lügat fazla devreye girmemeli, bıktırıcı olur. Her bilmediği kelimeye lügata bakarsa bıktırıcı olur, nefsine mağlup olur, hepten terk eder gider. Bir bilene sorulabilir, bazen bakılabilir, zaten şimdiki yeni baskıların altında lügatçe de oluyor. Elinde bir kurşun kalem olmalı, kitapların altını çok çizmesini tavsiye etmem.

Hangi kitaptan başlaması da aslında çok önemli değil ama bence Mektubat’tan başlayabilir. O biraz daha açık görünüyor. Birinci mektubu okuyacak, bir defa daha dönüp okuyacak belki de, anlamak için kendisini zorlayacak. Çok anlamakta zorlandığı yerlere küçük bir soru işareti koyarak, bildiğine inandığı insanlara soracak, bu çok önemli! Hatta aynı yeri birkaç insana sormasında bir mahzur yoktur. Çünkü herkes farklı anlar, o farklılıkları daha orijinal hale getirebilir.

Sorularını bir deftere yazmasında da fayda vardır. Şimdilerde hiç kimse kimseye risaleyle ilgili soru sormuyor. Mesela ben Türkiye’de çok gezenlerdenim. Yuvarlak sorular var; “hocam aşkımızı, şevkimizi nasıl artırabiliriz” gibi… “şu kitaptaki şu cümleyi” diye soru hemen hemen çıkmıyor. Millet ya çok anlıyor, ya da o pazarda bezi yok demek ki. İkinci okuyuşunu böyle yapmalı.

İkinci okuyuşunda bir cümle daha söyleyeceğim: Mümkünse başkasına anlatarak okumalı. Çünkü başkasına bir defa anlatarak okumak şahsen on defa okumaya bedeldir. Mesela siz birinci sözü on defa düşünerek okuyun; bir de başkasına okuyun-anlatın. Anlamıyorsunuz ama anlatmaya çalışıyorsunuz, siz kendiniz de anlayacaksınız, anlatırken onlar size açılacak yani. İşte ikinci okuyuşunuzu da bu şekilde yapmalı, kitap kitap yapmalı. Mektubat, Lemalar, Sözler vs.. ve bu da en geç iki sene içerisinde bitmeli. Günde sekiz sayfanın etüdünü yaparsak en geç iki senede de biter.

Üçüncü okuyuşunda ise; mevzu mevzu okumalı, kitap kitap değil.  Zaten ikinci okuyuşunda hangi mevzu nerede var kafasında kalacaktır.

*Önce Allah’ın Zat’ı, Allah kimdir? Allah nedir? Zat’ı ile alakalı kafaya takılabilecek sorular. Niçin yarattı? vs.. gibi İhlas Suresi içerisinde geçen hususlar..

*Sonra Zat, Sıfat ve Esma münasebeti. Mesela Yirmidördüncü Sözün Birinci Dalı, Yirmidördüncü Mektup gibi…

*Sonra Şirk’in reddi. Tabiat Risalesi gibi, İkinci Şua gibi...

*Sonra Allah’ın varlık ve birliğine ait deliller. Ayetü’l Kübra gibi, Onbirinci Şua gibi, Yirmiikinci Söz gibi, Otuzüçüncü Söz gibi, Otuzuncu Sözün zerre bahsi gibi, Otuzuncu Lema gibi, Mesnevi’deki Katre Risalesi gibi, Lemalar gibi, Nokta Risalesi ve hakeza.

*Sonra Allah’a iman ile Peygamberlere imanın münasebet ve mülazemeti-ki Onbirinci Söz’dür bu-

*Sonra Peygamberlere iman bahisleri, mesela Ondokuzuncu Söz, Ondokuzuncu Mektup, Mesnevi’deki Reşhalar, Şualar’da Altıncı Şua,
Sözler’den Otuzbirinci Söz Mi’raç bahsi, Şakk-ı Kamer bahsi ve hakeza. Nübüvvet bahisleri Şualar’da da var, İşaratül İcaz’da var, Muhakemat’ın üçüncü makalesinde nübüvvet bahsi var, Mesnevi’nin muhtelif yerlerinde var o da kendi içerisinde 5–6 kademede ele alınması lazım aslında.

*Sonra Peygamber’lere imanla, Peygamberlerin getirdiğine iman yani kitaplara iman ve Kur’an... Aynı münasebet On birinci Söz’de yine vardır. Meyve Risalesinin dokuzuncu meselesinde Amenerrasulü tefsirinde vardır.

*Sonra haşru neşre iman...

*O sıralama münasebetleri içerisinde; kader, ruh, cin, şeytan bahisleri Yirmidokuzuncu Söz ve Mesnevi’de, İşaratül İcaz’da da bazı yerler var.

*Sonra kader ve kaza bahisleri.

*İman ve İslam münasebeti, Dokuzuncu Mektup’ta var.

*Ondan sonra İslam esasatında namazla alakalı muhtelif mevzular, zekât, oruç ve sonra muhtelif mevzular.
Yani üçüncü okuyuşunda mevzu mevzu okuyacak ve bu üçüncü okuyuşunda artık Risalelerde bir yerde geçen bir mevzu nerelerde geçtiğini yüzde yetmiş seksen nispetinde bilebilecek hale gelecektir ki, asıl Risaleyi tanımak da budur. Risale dersi de budur. Mesela okuyor adam iki satır, bir paragraf, saatlerce anlatıyor. Bu bir dini sohbettir, ama Risale dersi değildir. Risale dersi, Risalelerde geçen bir yeri Üstad nasıl anlatmışsa orayı yine Üstad’ın anlattığı mantıkla anlayıp anlatabilmektir ki, bu Risale mantığı demektir.

Bu üçüncü okumasına bir-iki ilavem daha var; ayetleri ezberlemeli, hadisleri metinleriyle beraber ezberlemeli, ezberlemeye çalışmalı. Gerçekten bir Risale talebesi olmak istiyorsa, meallerine bakmalı ve ezberlemeli.
Çok daha önemli bir şey söyleyeceğim; Risaleleri mevzu mevzu okurken bir de Hocaefendi’nin o mevzularla alakalı mevzu mevzu anlattığı bahisleri de yan yana getirerek, kıyaslayarak, iç içe izah eder gibi okursa çok isabetli olur. Mesela diyelim tevhid bahislerini okurken “İnancın Gölgesinde” kitabıyla beraber ve onun “Tevhid Delilleri” diye on dört tane vaazı var, onları takip eder. Mesela nübüvvet bahislerini okurken Sonsuz Nur’u ve Bornova’da anlattığı Nübüvvet serisini, Haşir ile alakalı mevzuları okurken haşir vaazları, namaz ile alakalı yerleri okurken namaz ile alakalı vaazları… okur ve kıyaslar.

Böyle bir iç içelik olursa, bu tetebbuat’ından sonra bir üst noktaya yükselebilir. Ama tıpkı bir çocuğun, bir talebenin “yarın imtihanım var” deyip çalıştığı gibi çalışacak. İşi öyle denk gelişe bırakmayacak, iyi bir talebe olacak. Ben bunu dört seneye yayıyorum ki, diğer dünyevi işleri varsa; mesaisi varsa, talebeyse onları da ihmal etmesin diye… Yoksa sırf o işle meşgul oluyorsa, sırf Risaleyle meşgul olacaksa bir iki seneye de indirmek mümkündür. Üçüncü okuyuşunda böyle yapması lazım ki, artık epey bir mesafe kat etmiş sayılır ve bu da en geç iki sene içerisinde bitmelidir. Beş sene yaptı.

Dördüncü okuyuşunda ise; aynen birinci okuyuş gibi okumalı, süratlice bir defa daha okumalı. Bu dördüncü okuyuşunda da; "bir temel eser-bir lahika","bir temel eser, bir lahika" şeklinde okumalı. Lahikalar ayrıca önemiyle, faziletiyle beraber, bakış açılarıyla beraber anlatılabilir. Bu da bir sene içerisinde bitmelidir. Oldu altı sene. Altı sene çok uzun bir süre değildir aslında, bir insanın tıp fakültesinden mezun olup doktor olması için bile liseden sonra en az altı sene okuması gerekiyor. Altı sene sonra doktor oldu mu olmadı mı belli değil, pratisyen bir hekimdir, daha ihtisasa ihtiyacı var. Risale-i Nur’ların kazandıracağı şeyler bir tıp fakültesinin kazandıracaklarından daha az değildir. Orada gerçekten hemen hemen her şey var.

Onun için külliyatın ehemmiyetle okunması lazım. O zaman çok kazanılacak, çok farklı şeyler olacak, hem dünyasında, hem ahiretinde kazanacak. Böyle bir Risale tetebbuatı şimdi maalesef yok. Ama bütün bu merhalelerin birinci adımı “anlamasan bile oku” olmalı. Birinciyi okuyacak, ikincisinden itibaren artık anlamak için kendisini biraz zorlaması gerekiyor.

-Yani orada kalmamalı…


-Orada kaldı mı olmaz zaten. Şurada bizim komşumuz bir berber var. Onun bir kalfası var, öyle dört beş seneden beri ustasının yerine bakıyor. Dedim ki: oğlum sen daha berber olmadın mı? Ustasına sordum: "Normal kabiliyetli bir insan kaç senede berber olur?" “Dört senede olur” diyor. Bir berber olmak için bile dört sene lazım… Koskoca bir külliyat, bu Risale-i Nur külliyatı, gerçekten dev bir eser.

Onun dışında artık başka kitaplara bakabilir, kıyas edebilir. Mesela Yirmi beşinci Sözü okuyor, artık Risale-i Nur’ların açılımları, izahları olarak başka eserlere bakabilir. Ama en azından altı sene içerisinde kendisini Risalelere vererek okursa altı sene sonra bayağı bir mesafe almış olur. Az önce de söylemiştim, bizim de hayatımız, öyle geçti, altı sene Risale’den başka kitap okumayı hata sayarak geçirdik.

-Keşke biz de böyle bir devir geçirsek, çok istifadeli olmuş maşallah.

-Kitaplar böyle sıralandı mı, şöyle baktım mı kitabın içini baştan sonra görürüm. Bazı arkadaşlara söylüyorum "siz görebiliyor musunuz?" "Hayır diyorlar." Tabi görmek için orada seyahat etmek lazım.

- Hocam, Risalelerden istifade yolları hakındaki bu tespitlerinizi keşke sizin kaleminizden okuyabilsek...

-Elimde öyle bir çalışmam var. “İlim Elde Etmenin, Risale-i Nur’u Okumanın ve Anlamanın Yolları” diye bir kitap çalışmam var, ama hiç vaktim olmuyor maalesef, onun da bir kısmını hazırladım. Önce, ilim elde etmenin temel yollarının anlatılması lazım. O mevzuda otuz üç tane tespitim var, ara ara sohbet olarak da anlattım. Bu ölçülere dayalı olarak da “Risale-i Nur’u Okumanın ve Anlamanın Yolları”nın anlatıldığı kitap düşünüyorum, yani aslında bir kenara çekilsem, bir ay çalışsam bitiririm…

-İnşallah efendim, Bu kıymetli sohbetinizden dolayı çok teşekkür ederim, Allah razı olsun..

-Cümlemizden..

Salih Okur / Cevaplar.org


Hiç yorum yok: